16 Ocak 2017 Pazartesi

Sırtımdaki Yükleri Atıyorum

Merhabalar,
   Sömestr dolayısı ile 20-25  günlüğüne de olsa evime döndüm. Geldiğimde bloga biraz zaman ayırırım hemen her gün bir şeyler yazardım diye düşünüyordum fakat her şeyde olduğu gibi blog konusunda da asla düşündüklerimi uygulamaya koyamıyorum zaten sürekli aklımda blogun olmasından, kendimi yazmadığım için stresli hissetmekten oldukça sıkıldım. 
   Buraya neden yazmaya başladığımı unutmuş gibiyim, buraya iş gibi hissetmek, sorumluluk olarak sırtıma yüklemek için başlamamıştım. Hobi olarak gördüğüm bana keyif vermesi gereken bir şeyin sırtıma yük yüklemesi canımı sıkmaya başladı ayrıca bir de sürekli içerik üretmek isteme çabasına girdim, aslında ben buraya insanlar sürekli beni okusun diye de başlamamıştım ama bir anda kendimi okunma kaygısının içinde buluverdim. Tüm bu sebeplerle artık benim blogumda zaman zaman yaptığım ürün yorumlarını, film yorumlarını, kitap yorumlarını ayrı bir başlık altında bulamayacaksınız. Burası tamamen sohbet yazıları yazdığım, karşılıklı konuştuğumuz yada belki becerebildiğim kadarıyla edebiyat yaptığım kendi sayfam olacak. Belki bu sohbetlerin arasında da şunu izledim güzeldi, bunu okudum harikaydı gibi ufak notlar olur o kadar.
   Bunların yanında artık çekilişler de olmayacak, ben zaten sadece ve sadece sokak hayvanları için bir şeyler deniyordum ve çekilişi de insanları teşvik amaçlı yapıyordum ancak görüyorum ki insanların pekte ilgisini çekmiyor, sanırım beni oradan buradan takip edin her yerde de paylaşın desem daha güzel gelecek insanlara. Son çekiliş için mail gönderenlere de yakın zamanda ulaşıp adreslerini alıp elimden gelen en güzel hediyeleri seçip göndereceğim, buradan da kendilerine teşekkür ediyorum.
Hepinizi öpüyorum...

6 Aralık 2016 Salı

Nostaljik Parçalar ile Mim

   Hayat Bitene Kadar adlı blog sahibi -tıklayarak yazısına ulaşabilirsiniz- beni geçtiğimiz günlerde kendi başlatmış olduğu bir mime etiketlemişti ne zamandır bunun hakkında yazmak istiyordum ancak fırsat bulabildim diyebilirim.
   "Dinlediğimiz, sevdiğimiz, eski parçaları sizlerle paylaşmak" mimin konusu. Ben açıkçası sürekli olarak eski şarkıları dinleyen ve bundan da büyük haz alan birisiyim bu yüzden hangisini paylaşmak istediğimi bir türlü seçememiştim ta ki dün akşama kadar. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkıyı -şarkı demek bile saygısızlık gibi geliyor ona- yeniden dinleyince bunun gerçekten neredeyse en iyisi olduğuna emin oldum ve sizlerle onu paylaşmaya karar verdim. Umarım sizde keyif alırsınız, öpüyorum.
Bende bu mime nostaljik şeyleri sevdiğini bildiğim Cafe Tigris'i mimliyorum.


30 Kasım 2016 Çarşamba

Aşk Sesini Öpmeyi İstemek Gibi

   Bugün biraz aşktan bahsedelim istiyorum.
Aşk gerçekten büyüdüğümü hissettiğimden beri, sanırım içimde barındırmayı en sevdiğim duygu. Sürekli aşık olan birisi değilim elbette zaten insanın öyle her gördüğü insana da aşık olabileceğini sanmıyorum.
   Aşk bana göre nedir biraz bundan bahsetmek istiyorum, ruhumu sarıp sarmalayan içinden asla çıkmak istemeyeceğim bu güzel his nedir onu konuşalım biraz.
   Aşk herkeste farklı şekillerde tezahür eden, herkesin kendisine has insanı kökünden değiştiren bambaşka bir şey.
   Aşk, kalbin yumuşamasıdır, merhametle dolmasıdır bence. Aşık bir insan nasıl kötü olabilir bilmiyorum. Bir başkasının her şeyini düşünmek, kendinizle bir tutmak gibi bir şey onu. Sanki bir parçanız gibi benimsemek, gülüşünü izlemek, sesini, nefesini dinlemek.
   Ayrılık dahi olsa onunla geçirilen güzel anılara sahip çıkmak, bir gün dünyanın en berbat insanı olduğunu öğrenseniz dahi anılarınıza saygı duymak, kalbinizden onları asla atmamak. 
   Aşka aşık olmak belki de, ona aşık olmak ve sonra ona duyduğunuz güzel aşka da aşık olmak. Aşka aşık olmak ve onun size duyduğu aşka aşık olmak.
   Hatırlanan güzel bir anıda, belki size attığı bir güzel bakışta mutluluk gözyaşlarına engel olamamak.Bir küçük günaydın mesajında bu mesajı alabildiğiniz için şükretmek Allah'a ve mutluluktan yine ağlamak.
   Gururunuzun yok olması belki de aşk, öyle sevmek ki gurur yapmamak, özür dilemekten korkmamak. Ellerini asla bırakmamak. O sizi bıraksa da bırakamamak, vazgeçememek. 
   Hayatınızdaki tüm üzüntüler de ona sığınmak, sizi üzüntüden öldüren o olsa bile tesellisini yine ondan beklemek. 
   Güzel sevmek, kokusunun rüzgarına takılıp, sesinin tınısından sevmek. Aşk sesini öpmeyi istemek gibi ya da mutluluktan ağlamayı sevmek gibi. 
   Biraz şiirvari oldu yazdıklarım sanırım ama insan aşkı anlatırken istemeden şiirselleşiveriyor sanırım her şey. Aşık olun! Aşk acısını da yaşamış birisi olarak konuşuyorum dünya da acısı bile yaşanmaya değer, acısı bile güzel olan tek duygu aşk bence, yaşayın kaç yaşında, kim olursanız olun dibine kadar mutluluğunu da acısını da en dibine kadar yaşayın! 

25 Kasım 2016 Cuma

Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerelerde Bulunurlar?



Merhabalar,
Çok uzun süredir beklediğim bir filmden bahsedeceğim bu yazımda. "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerelerde Bulunurlar?" 
18 Kasım Cuma günü girdi bu güzel film vizyona. Harry Potter bağlantısını bildiğimden beni oldukça heyecanlandırmıştı izleyeceğim güne kadar, 21 Kasım günü gidebildim. Filmi görene kadar herhalde 20 kez falan fragmanını izlemişimdir, belki de daha fazla.

Beklediğime değdi mi peki?
Evet fazlasıyla değdi, zaten bu film herkes için dünyanın en berbat filmi olsaydı da benim için harika olacaktı çünkü Harry Potter ile bağlantılıydı çünkü içerisinde Hogwarts geçiyordu çünkü Albus Dumbledore ismi geçiyordu ve başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktu.

Film benim için bir devam filmi gibi oldu açıkçası, Harry Potter'a nazaran İngiltere yerine New York'ta geçen bir hikaye. 
Çok çok beğendim, büyü dünyasına başka bir açıdan bakılmasını, büyücü dünyasının mükemmel olmayan yanlarının vurgulanmasını aslında mugglelardan üstün olmadıklarını ve hatta onlardan belki de çekindikleri noktalar olduğunu gördük. Ayrıca Harry'nin baş karakterimiz Newt Scamander'in kitabını okumasından 70 sene öncesini anlatıyor hikayemiz yani bir nevi Newt'in kitabı yazma hikayesi ve o sırada yaşadıkları diyebiliriz.
Harry Potter'da üstün körü geçilen Grindelwald'u görmekte ayrıca hoşuma gitti ve filmi izlerken hiç ama hiç farketmemiştim fakat Grindelwald'ı Johnny Depp canlandırmış.

Ne diyebilirim ne ayrıntılar verebilirim bilmiyorum doğrusu, Harry Potter serisini seviyorsanız düşünmeden gitmeniz gereken bir film, hiç Harry Potter izlemeyenler de rahatlıkla anlayacaklardır kurguyu sadece tek fark bizim seriden önceden bildiğimiz ufak tefek şeyleri izlerken öğrenecekler. 
Benim için mükemmeldi, gidin ve izleyin.

20 Kasım 2016 Pazar

Sokak Hayvanları İçin/ ÇEKİLİŞ(Kapandı)

   
   Merhabalar, bazılarınız hatırlayacaktır bloga ilk başladığım zamanlarda bir çekiliş düzenlemiştim. Amacı sokaklarımızda hiç bir hayvanı ayırt etmeksizin aç olan sokak hayvanlarının karınlarını doyurmak idi. İnsanoğlu sonucunda bir şeye ulaşacaksa veya birileri kendisini itelerse eğer hareket ediyor, özellikle bizim toplumumuzda işler böyle.

   Konuya gelecek olursak, geçen defa çok çok az bir katılım olmasına rağmen aynı çekilişi kış aylarının gelişi ile yeniden başlatıyorum. Henüz kazananlara ne hediyeler seçeceğimi veya kaç kişinin kazananlara adını yazdıracağına karar vermedim bu da bilgilendirme olarak burada dursun.

   Yine bazılarınızın bildiği gibi bu çekilişin tek bir katılım koşulu var oda "BİR VEYA BİRDEN ÇOK SOKAK HAYVANININ KARNINI DOYURMAK VE BANA BUNU FOTOĞRAFLAYIP GÖNDERMEK" 

Ayrıntılara gelecek olursak:
-Fotoğrafta illa ki kendiniz olmak durumunda değilsiniz,
-O anda verdiğiniz yemeği bir hayvanın yiyor olması şart değil, önemli olan bıraktığınız yiyeceğin veya suyun resmini görebilmem,
-Fotoğrafı mail adresime(slnogzhn@gmail.com) veya yan taraftaki iletişim kısmında bulunan herhangi bir sosyal medya adresime gönderebilirsiniz. 
-Fotoğrafı gönderirken blogunuzun adresini(blog sahibi iseniz), ad-soyadınızı ve size geri dönmem adına en kolay ulaşabileceğim iletişim bilginizi yazmanız önemli.
-Güzel bir katılım görene kadar süre devam edecektir. *

   Şimdilik önemli noktalar bunlar, herhangi bir konuda aklınıza takılanları bu başlık altında veya yine herhangi bir sosyal medya adresimden mesaj yolu ile sorabilirsiniz. 

17 Kasım 2016 Perşembe

Fotoğraf Çekmeye Nasıl Başladım?

   
   Merhabalar,
Yeni edindiğim bir hobi olarak başladığım fotoğraf çekme işinden bahsedeceğim. (Fotoğrafçılık demiyorum çünkü bu alandaki başarılı kişilere saygısızlık olsun istemiyorum.)

Fotoğraf çekmeye
gördüğüm ve beni heyecanlandıran şeyleri ölümsüzleştirme isteğimle başladım diyebilirim. O kadar ufacık şeylerin güzelliği beni cezbeder olmuştu ki bunları kaydetmeli, başkalarına da göstermeliydim. Ne yazık ki bu işi profesyonelleştirecek araç gerece henüz sahip değilim. Aşağıda birazdan göreceğiniz resimleri telefonumla çekiyor ve konu ile alakalı yazdığım bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi ışık oyunları ile zevkime uygun hale getiriyorum.

   Kameralar -yada benim elimdeki kamera- ne yazık ki gözlerimiz kadar harika görmüyor dünyayı, çekerken bunu derinden anladım. Zaman zaman gözlerim harika netlikte gördüğü müthiş bir görüntü fotoğrafı çekildiğinde rezil bir hal alabiliyor. Birazda bu yüzden photoshop işine de el atmaya çalışıyorum tabii hepsi üst düzey acemice.

Peki nasıl çekiyorum bu fotoğrafları? Nelere dikkat ediyorum?

Aslında çok basit gördüğüm her ama her şeyi gözlerim bir kamera merceğiymişcesine büyütüp küçültüyorum, önce detaylara daha sonra da genele çok ama çok genele, olabildiğince büyük açıya bakıyorum. Işığın yönünü ayarlamakta önemli, örneğin bazı resimler de ışık tamda çekmek istediğim görüntüye düşüyor bu fotoğrafınızın karanlık çıkmasına sebep olabiliyor, bu tarz durumlarda photoshop programlarını kullanarak aydınlatma yapabiliyorsunuz -en azından ben böyle yapıyorum- fakat fotoğrafın kalitesinde illaki düşme oluyor.
   Odak noktasını iyi belirlemeniz de önemli, odak noktası sizin fotoğrafta asıl vurgulamak istediğiniz yerdir ve burası sizi fotoğrafı çekmeye iten nokta olmalıdır. 

Not: Tüm bahsettiklerim benim kendi kısıtlı tecrübelerimden edindiğim fikirlerdir, elinde telefonu ile bu işi hobi edinmiş birisi olarak hatam varsa maruz görünüz lütfen.
Not2: Bazı fotoğrafları zaman zaman kişisel instagram hesabımda da görebilirsiniz.



16 Kasım 2016 Çarşamba

Sinema Filmi Yorumu : Benim Adım Feridun



   Son zamanlarda izlediğim en iyi film olmasını umarak "Benim Adım Feridun" filmine gittim bu Pazartesi. 
   Çok iyi olmasını umuyordum çünkü Çağan Irmak filmi idi, üstelik hem yönetmenliğini yapmış hemde, Mahir Ünsal Eriş'in, Olduğu Kadar Güzellik kitabından, ilgili bölümü -okumadığımdan ayrıntıya girmek istemem- uyarlayıp senaryolaştırmış. 
   Bir de Halil Sezai biliyoruz yani, dram-komedi filmi idi, kesin çok yüksek performans bekliyorum, birde aniden öğrendim bu filmin çıktığını yani fragman falan da izlemedim. Kesin çok duygu yüklü sahneler bekliyorum mesela, filmin bizi içerisine katacağına çok inançlı gittim. Hele de Halil Sezai'nin bir kez dahi olsa şarkı söyleyeceğine emindim, söylemedi.

   Film gerçekten hayal kırıklığıydı. Ne dramı dramdı, ne de komedisi komedi. 
   "Ersan (Halil Sezai) ve Ayla (Özge Borak) 4 yıldır ilişkileri olan bir çift ve Ayla'nın Ersan'ı terk edişi ile başlıyor film, daha sonra Ersan'ın acısını ve İstanbul'da duramayıp ana kucağına dönüşünü ve öylesine girdiği bir düğünde, damadın babasının kendisini Almanya da küs olduğunu sandığı, erkek kardeşinin oğlu Feridun olduğunu, sanmasıyla başlıyor. Ve aynı düğünde Feridun (yani Ersan), Hayal'e (Büşra Pekin) aşık oluyor." Bunları yazmakta sorun görmedim, kendisi de konu olarak basına verdiği için, ancak bu yazanlardan ileri hiç bir şey olmadığını söylemek isterim.
   Ortada bir ayrılış var hemde 4 yıllık bir ilişkinin ayrılışı, ne bahsedilen acının yaşanmışlığını ciddi bir şekilde görebildik, ne unutma süresine tanık olduk ne de doğru düzgün Hayal'i tanıdıktan sonra ki yeniden aşık olma durumunun heyecanını yaşattı film. Örneğin gizlice girilen bir düğün ve Ersan'ın Feridun sanılması gibi güzel bir konuda inanılmaz eğlenceli sahneler çekilebilirdi fakat sadece bir kaç noktada gülümsedim onun dışında dediğim gibi ne dramdı ne de komedi. Ne ağlattı nede güldürdü. Sanki film bilerek hızlandırılmış ve kısa olması için çalışılmış, zorla çektirilen bir film gibiydi, Çağan Irmak gibi başarılı işlerde imzası olan birisinden bu beklenemezdi.

   Filmde tek takdire şayan şeyler görüntü ve ses kalitesiydi. Bunun dışında izlenmeye değer olduğunu bile düşünmüyorum, hatta şu kadar diyorum televizyona geldiğinde bile kanalda insanı tutabileceğini sanmıyorum. Benim için vasat bir işti. Siz ne düşünüyorsunuz? Lütfen benimle paylaşın.